biri bakarken çalışamıyorum

Bunlardan birinde sahne alan birini gören oldu mu? Dilbilgisi ve anlam coşkusuna ise hiç girmiyorum.

2010 bütçeleri gerçekten muhteşem projelere harcanıyor görünen o ki, insanın soyunup coşku içinde sokaklarda koşası geliyor..

Az daha cesaretle tam bir “kayıp araniyor” formatıyla leziz olabilirmiş..

Metro asansörlerini kimlerin kullanabileceğine dair..

Bir roadtrip ve Punto Evo..


Üç yaşıma kadar Ankara’da yaşamışız. Çok net hatırlamıyorum ama söylenen bu; elde belge falan yok. Lakin bizimkiler pek öyle yerlerinde durabilen ebeveynler değillermiş; ne güzel.. Sanırım hayatta beraber yaptıkları en güzel şey bu olmalı, benden sonra tabi :) Bu konuda elde bir takım belgeler mevcut, misal:




Öndeki şapkalı olan benim.. kont mübarek..



Neredeyse daha doğmamışım..



İşte kişisel tarihimdeki ilk deneme sürüşüm.. “Afedersiniz, Konya yoluna nerden çıkabilirim?”




Yoğun bir karavan, otomobil ve minibüs marifetiyle neredeyse her haftasonu ankara dışına çıkarlarmış bizimkiler. Bunu çok iyi anlayabiliyorum tabi, en azından haftasonlarını kurtarmışlar.. Sonra birgün İzmir’e taşınmışız.. yaklaşık üç yaşımdayım o zamanlar; güneşli günlerimin başlangıcı.. Ve tabi otobüs yolculuklarımın. Gece yolculuk etme alışkanlığını o kadar küçük yaşta edinmişim ki, bundan kolay kolay kurtulabileceğimi sanmıyorum. Babamla çeşitli vesilelerle İstanbul’a ve Ankara’ya gidişlerimizi hatırlıyorum. Karşıyaka çarşı o zamanlar trafiğe açıktı ve biz Pamukkale’nin gece en geç seferiyle çarşı içinden hareket ederdik, hep en arka koltuklarda sağ sırada (rahmetlide gizli bir “neme lazım” tedbir geni olduğundan şüpheleniyorum..) ve her molada babam sigarasını bitirip otobüse yetişemeyecek diye anlık endişeler içinde..

Daha sonra ortaokul yılları, ve ben her sömestr ve her yaz tatilinde otobüse atlardım İstanbul’a doğru. Üniversitede ise görünüm tersine döndü, bu sefer ‘yuvaya geri dönüş'tü benim için otobüs yolculukları.. Bitti sanıyorsunuz değil mi? Üniversite bitmeden bir Vespa edinmiş ve mezuniyet projeme kadar iyice pişmiştim.. Artık uzun yollar yapmak gerekliydi ve motosikletli ve bol yolculuklu, bağımsız ve özgür yıllar vardı önümde.. Yollar bitmek bilmiyordu ve ben bundan bitmek bilmez bir zevk alıyordum..



Her iznik gezisinde geçtiğim köylerden birinde selamlaştığımız tapınak yapılardan biri..



Eski güneşli güzel günlerden bir kare.. arkada sivil hava radarı..



Günler böyle geçip giderken, günlerden bir gün, tam olarak bundan birkaç hafta evvel Pure New Media, bana Grande Punto’nun yeni versiyonu olan Punto Evo’yu denemek isteyip istemediğimi sordu; üstelik üç gün boyunca.. İşte ufak bir roadtrip yapmak için bir vesileydi bu.. Bir kaç gün sonra Punto Evo kiti elimdeydi. İçinde bir ses kayıt cihazı, bir USB stick ve daha da önemlisi bir Moleskine defter ve kurşun kalem bulunan kutu, daha açmadan bile çok keyifli ve kaliteliydi.



Siyah Punto’nun bana geleceğinin tüm işaretleri varmışdı kutuda, lakin ben alamamışım..


USB stick, içi mp3 dolu olması durumunda Punto Evo’da direk çalınabiliyor bilgisini duyar duymaz liste yapmaya başladım; friendfeed’de de baya güzel bir yol müzikleri listesi çıktı..

Çoğunlukla otomobillerimizi şehir içinde kısa mesafelerde kullanırız. Evden işe, işten eve, trafik, karmaşa, gürültü.. Oysa bir insanı ya da bir otomobili en güzel uzun yolda tanırsın.. ve birini seveceksen yolculuktur bunun en doğru yeri..

Yine friendfeed’de rotalar konuştuk.. Türkiye’nin en güzel yollarını listeledik.. Uzun, keyifli yollar, ancak Punto Evo’nun bir sonraki test sürüşü için teslim saatine de uymak gerekliydi. Yoksa Antalya – Kemer yolunun virajları, uçurumları, çam ağaçları ve manzarasıyla beni çok cezbediyordu..

Sonunda rota çizilmişti, müzikler USB sticke doldurulmuştu, tüm hazırlıklar tamamdı. 7 Ocak günü Punto Evo bende olacaktı, ve batıya doğru otobandan başlayacaktı yolculuğum..

GÜN 1

Arman’ın kullandığı kırmızı ve çift sunrooflu versiyonun bana gelmeyeceğini duyduğum andan itibaren yaşadığım burukluk Beşiktaş’ta siyah punto evo’yu gördüğüm anda geçmişti aniden, çok yakışıklıydı.. Zincirlikuyu’daki BP’ye gidene kadar yan koltukta anlatılanların bir kısmını duymadan oturdum, içi daha da güzeldi..

Bir iki form imzalama ritüelinden sonra saat 13:30 sularında direksiyona oturdum. USB stick’i taktım ve müzik başladı; ses sistemi oldukça başarılı..  Aynaya gerekli uyarı işaretini de yerleştirdikten sonra artık yola çıkma vakti gelmişti. İlk dikkatimi çeken inanılmaz hafif direksiyondu. Orta konsoldaki bir tuşla sertleştirebilmeniz de mümkündü ama belli bir hızdan sonra kendisi zaten sertleşiyordu..



Nem oranı yolculuk için oldukça iyi.. 



Ben uyarayım da.. 


Motosiklet alışkanlığımdan dolayı bazı otomobillerin büyüklüğünden bağımsız olarak gövdesi bana bazen rahatsızlık verebiliyor, algılarım otomobili sarmalamakta zorluk çekebiliyor. Oysa Punto Evo’ya hemen alıştım diyebilirim.. Derli toplu bir otomobil, oldukça da seri..

Rotamın üzerindeki tek trafik yoğunluğu olan kısım Levent ve 4.Levent’ten geçtikten sonra TEM’e saptım. Günün şehirden çıkmak için güzel zamanlarından biri ve otoban neredeyse bomboştu. Önümde sadece kabaca planlanmış kilometrelerce yol olması gerçekten harika bir his..



Geceyi Kazdağları’nın güney eteklerindeki Küçükkuyu’dan yukarı çıkıp Çakalini’nde geçirecektim. Yılbaşı yoğunluğunu atlatmışlar, sezonu kapayıp İstanbul’a dönmeden evvelki son günleriydi. Sadece dayımın muhteşem yemekleri için bile o kadar yol gidilirdi ve ben bu sebeple akşam yemeğini kaçırmak istemiyordum.




Punto Evo 6 vitesli. 6. vitesi kesinlikle belli bir hızın üzerinde kullanmak gerekiyor, yoksa rampalarda biraz canınız sıkılabiliyor.. Ancak 6. vites yol bilgisayarından göz kararı yaptığım ölçümlemeye göre 5. vitese göre % 20 daha ekonomik..



Tomtom rota düzenleme molası..


Otomobilde Tomtom navigasyon cihazı opsiyonel. Bluetooth’tan cep telefonunu senkronize edip direksiyondan arama yapabiliyorsun misal.  (direksiyon üzerindeki kumandalarçok pratik ve faydalı.. özellikle müzik sistemini kullanmak için) Ancak kesinlikle bu senkronizasyon ve rota girdilerini yola çıkmadan evvel ya da sağa çekip yapmalısınız, eğer yanınızda biri yoksa. Database’de bazı eksiklikler olmasına rağmen (mesela Küçükkuyu’yu bulamadı) genel olarak faydalı ve pratik. En güzel özelliği size çizdiği bir rotadan çıkarsanız eğer, hemen gittiğiniz yola göre rotayı revize ediyor. Belki biraz israrcı ve sabit fikirli de olabilir ama bi süre sonra ortak bir noktada buluşmanız yüksek ihtimal. Ben bir tek rota iptalini bulamadım, her seferinde yeni bir varış noktası belirlemek zorunda kaldım, mutlaka vardır ama di mi; “vazgeçtim oraya gitmekten” butonu..










Punto Evo ile ilk durağımız tabi ki yine Friendfeed acil yardım hattıyla belirlediğimiz Tekirdağ Özcanlar köftecisi.. Henüz akşam yemeğine epey vakit var ve yol da uzun, üstelik de bir köfte blogunda ”Tekirdağ Köftesi” olmazsa olmaz.

Tekirdağ’a gelmeden yolda hafif atıştırmaya başlayan yağmur burada kesildi ve hafiften batmaya başlayan güneş, bulutların arasından sırıtmaya başladı; “ben gidiyorum, sen başının çaresine bak” gibi bir şeyler dedi.. Pek bir şey anlamadım tabi, renkler harika ve köfteler gelmek üzereydi..






Mekan bir yol üstü köftecisine göre oldukça iddialı, hatta bence rahatsız ediciydi, keyifli bir salaşlık arıyor insan.. Ama köfteler oldukça lezzetli ve fiyatlar da makul, özellikle ayranına bayıldım..



Sana yenilmiycem ayran!


Tekrar yola koyuluyorum, artık otobandan çıktım ve yol çok daha keyifli.. O koca şişe ayran bir rehavet unsuru olabilir mi? Olabilirdi, ama olmadı. Zaten kahve de uykumu açmaz, yapısal bir bozukluk söz konusu kesinlikle.. Bir tek Redbull işe yarıyor bünyede..

Şu mobil kültablaları kesinlikle çok pratikler; kendisiyle yollarımızı ayırıp sağ kapı içindeki geçici istirahatine uğurladıktan sonra yol için özel olarak aldığım sıradan kutu içeceklerimin birini sol kapı içindeki içecek tutucuya, diğerini de vites kolunun hemen önündeki içecek tutucuya yerleştirdim. Lakin mesela bir küçük su şişesi yol süresinde size vites değişimlerinizde eşlik etmekten büyük mutluluk duyabilir. Orası kesinlikle daha kısa içecekleri için uygun..

Güneş artık yavaşça batıyordu, ve Punto Evo’nun iç aydınlatması günbatımına eşlik etmeye başlamıştı.












Yolculuğun gece kısmına geçmiştim, sağanak yağmur geçişleri arasında ve nispeten daha sakin bir trafikte artık müzik belirgindi ve manzarayı ele geçiriyordu..



Derken Kazdağları’ndan meteorolojik uyarı telefonu geldi, yukarda rüzgar şiddetini arttırıyordu ve feribot seferleri her an iptal olabilirdi. Bu durumda tavsiye üzerine geçiş tercihini Gelibolu Limanı olarak belirledim, zira herhangi bir iptal durumunda küçük tekneler işler iyice çığrından çıkana kadar karşıya geçmeye devam ediyorlardı.

Gelibolu’da hava güzledi, ama kalkmak üzere olan feribota binmek için cebimdeki para 50 kuruş kadar eksikti. Cebimde fazla para taşıma adetim olmadığı gibi feribot geçişini de hiç hesaba katmamıştım nedense. Neyse ki Gelibolu çarşısını az çok biliyordum ve hızlıca ATM’den para çekip geriye gelebilmiştim. Feribot beni fazla umursamamış, çoktan kalkmıştı. Hemen yanda, abisinin küçülenlerini giymek için sabırsızlanan yaramaz bir çocuk edasıyla sırıtan küçük tekneyle göz göze geldik. Üstelik feribottan bir kaç lira daha ucuzdu ve bu haliyle az evvelki telaşı anlamsız kılmıştı. (murphy combo)



İçerde dört ya da beş tır, bir iki tane de kamyon ve otobüs vardı. Biraz hava alma ve sıcak bir çayın yanında bir iki lokma bir şeyler atıştırma umuduyla yukarı çıktım ancak hem çay kötüydü, hem atıştırmalık neredeyse hiçbir şey yoktu, hem oturana hafiften bir kont havası veren sırt kısmı gereksiz yüksek koltuk sıraları yüzünden bekleme salonu çok klostrofobikti, hem de dışarıda hava güzeldi, üstelik bir kaç  fotoğraf çekmek için tekne ve ışık da uygundu..














Artık Anadolu topraklarındaydım.. Gecenin içinde ilerlerken bütün bu yolculuk boyunca yaşadığım en büyük pişmanlık, transit olarak geçtiğim Ezine’ydi, aslında biraz yavaşlamadım da değildi hani, ama neden durmadığım konusunda hiç bir fikrim yok, hala da yok.. Allahtan daha sonra başka şekilde telafi ettim de, acısı çok büyük olmadı..




Kilometreler ilerledikçe bitki örtüsü değişmeye başlamıştı ve artık çam ormanlarının içinde sürüyordum ve sanırım az sonra yengemin dikkatli olmam konusunda beni uyardığı Ayvacık Virajları başlayacaktı.. Yokuş aşağı keskin ve sürekli virajlarla tepelerden deniz seviyesine iniyorduk ve yollar bomboştu ve ben virajları çok seviyordum.. Yihhu!.. Punto Evo’nun o ana kadar oldukça yumuşak görünen süspansiyonu başlarda bana güven vermemiş olsa da, bu virajlarda rüştünü ispatlamıştı ve ABSsi devreye girdiğinde dörtlüleri yakan frenleriyle birlikte nefis bir 10 dakika geçirtmişlerdi bana. (yanımda biri olsa kesin kusmuştu..) Gecikmemiş olsam bir daha çıkıp inebilirdim..

Zeytinlikler arasından kıvrılarak çıkan köy yolundan ‘rally mode on’ Çakalini'ne vardığımda kilometre sayacı yaklaşık 600 kilometreyi gösteriyordu ve aslında ben durmak istemiyordum. Günün sonuydu; biraz gecikmiş olarak da olsa sofradaki eğlenceye dahil olmak ve dayımın nefis yaban domuzu schnitzeli nefisti.



Çakalini yılbaşı gecesinden kalan çam ağacı.. (photoshop yoktur!..)

GÜN 2



Yağmurun ardından güneşli bir sabaha hem de güneşle uyanmak gibisi yoktur. Ocağın 8’ydi ve biz tişörtlerle bahçede dolaşabiliyorduk.












Kahvaltıdan sonra çok fazla oyalanmamam lazımdı, önümde Eskişehir’e doğru gidilecek, ne kadar olduğundan tam da emin olmadığım bir yol vardı.. Ama çimlere yayılıp keyfe keder otlayan keçilerle biraz laflamadan da gidilmezdi.. Gördüğüm en beyaz ve temiz keçilerdi, sabah erken kalkmışlar, sağılmışlar, bir duş alıp en güzel postlarıyla çimenlere uzanmışlardı sanki.. Biraz mandalina çitleyip (gerçekten öyle yedi kendisi verdiğim mandalinayı) hamileliğinin nasıl gittiğinden konuştuk, baharda görüşmek üzere vedalaşıp ayrıldık. Daha otlayacak çok çimleri vardı..



Bir kuş salıncağı.. Bahar aylarında sıra oluyor..



keçiyle mini dialog ve fotolar için tık!


Tomtom, yolu Edremit üzerinden Balıkesir, Bursa, İnegöl şeklinde veriyordu.. Alper’le bu konuda hemfikirdiler, ama benim içime pek sinmiyordu bu..



Lada Niva’ya Anadol montajı.. (photoshop değil, gerçek montaj!..)



Bir süre sahilden devam ettikten sonra yol Edremit’ten içeri döndü, şehir içinde ışıklarda biraz oyaladıktan sonra muhtemelen fazlaca kullanılmayan nefis yollardan Balıkesir’e doğru devam etti..

Sanırım doğal olarak ilk defa bu ışıklarda Punto Evo’nun start&stop özelliğiyle tanıştım.. Durduğunuzda, vitesi boşa alıp ayağınızı debriyajdan çektiğiniz anda motor stop ediyor ve siz debriyaja bastığınızda tekrar çalışıyor.. Tabi bu kullanımı birazcık değiştirmiş, kalkışta debriyaja bastıktan sonra motor çalışana kadar beklemek (yarım saniye kadar) gerekiyor.. Acele ederseniz motoru stop ettirebilirsiniz ama ayağınızı debriyaja tekrar bastığınızda motor tekrar çalışıyor.. Acemiler için de harika panik giderici bir özellik.. Uzun beklemeler için ekonominin yanında çok huzur verici bir özellik ayrıca, motosiklet kullanırken kırmızı ışıkta benim zaten manuel olarak uyguladığım şeyi otomatik hale getirmişler.. Bir süre sonra yaygınlaşacağını tahmin ediyorum..



Virajlı orman yolları..







Bazen sık ormanlar bazen de çalılıklar arasında ilerleyen yol oldukça ıssızdı. Doğru dürüst benzin istasyonu bile yoktu ve ben hala İstanbul’da Punto Evo’yla birlikte teslim edilen benzini kullanıyordum..
















Benzin Balıkesir’e gelene kadar götürdü, zaten başka ihtimal de yoktu ama biraz erken yanan ışık ve yol bilgisayarıyla da desteklenen uyarılar beni biraz tedirgin etmedi değil. Eğer siz tedbirli bir kişiyseniz ve benim gibi otomobilin bir depoyla kaç kilometre yapabileceğini denemiyorsanız sorun olmayacaktır bu..



Bilgi Üniversitesi çağrışımı..





Balıkesir girişindeki ilk eli yüzü düzgün benzinciden depoyu fulledim. (Punto Evo’nun deposu  175 TL.ye dolmakta.) Fırfırlı oto yıkama sistemi içinde bir takım Brezilya Karnavalı coşkusu  da yaşadıktan sonra Tomtom’un israrla en kısa ya da en mantıklı yol olarak önerdiği Bursa – İnegöl – Eskişehir rotasını yerel halktan insanlara da onaylattıktan sonra Kütahya – Tavşanlı fantezisi yapmaktan vazgeçerek tekrar yola koyuldum..











Yolun bu kısmı artık benim için çok tanıdıktı, neredeyse bu yolda büyümüştüm İzmir – İstanbul arası gide gele. Hep ters yöne yerleşmiş radarlara el sallayarak neşe içinde ilerledim ve otobana girmeden önceki son fotoğraflarımı da hemen Gölyazı sapağına gelmeden önce Uluabat gölü kıyısında tarlaların içine dalarak çektim..



Arkadaşım, tüpleri bu renk yapıp sonra istediğin kadar patlayıcı madde, ateşle yaklaşma yaz, hayatta inanmam ki.. hatta ısırırım bile..



Uluabat gölü, bir ‘layer’ coşkusu..



Tamam tamam, geliyorum.. (gözlemlemedim ama karşı yönden gelen araçlar kesin radar sanıp yavaşlamışlardır.. çok tipik.. hehe.. )



Yol boyunca tüm radarları gidiş yönümün aksine yerleştiren emniyet teşkilatının ilgili tüm birimlerine teşekkürü borç bilirim..

İstemeye istemeye tekrar otobana girdim, ama bu sefer hep saptığım İstanbul çıkışını kullanmayıp bir süre  Uludağ’la uzaktan bakışarak Ankara - Eskişehir yönüne devam ettim.. Ve tekrar ekonomik 6.vites..








Otoban çıkışında Alper’in telefonunu geç açması nedeniyle hem tarif ettiği köfteciyi kaçırdım, hem de İnegöl girişinde mutlaka olur dediği radarı farketmeden elimi kolumu sallayarak girdim meskun mahale.. Bir yerleşim birimi bu kadar mı bir anda ve uyarmadan başlar arkadaş yahu.. İnsan bir tabela koyar, bi uyarır, köftemizi yemeden mobilyamızı almadan geçme diye.. eh, hal böyleyken geçiverdim tabi ben de, daha kendisine saygısı olmayan kasabayı ben hiç ciddiye almam..

Madem ki İnegöl köfteyi kaçırmıştım, artık Eskişehir’de ne yiyeceğimize odaklanabilirdim.. Şarjım artık günlük sosyal mecra yükünü kaldıramamış, ömrünün sonlarına gelmişti. Alper’le buluşabilmek için kritik dakikalardı.. Eskişehir’e yaklaştıkça hava hızla soğuyarak tek haneli rakamlara düştü. İşte Eskişehir’de ne yiyeceğime odaklanmak için bir başka neden daha..

Nihayetinde Alper’le, Eren’le ve Nursel’le buluşmayı başarabilmiştik. Bütün roadtrip boyunca yaşadığım en acı dolu an ise nerede ne yiyeceğimize karar vermekti.. Sonunda Mavi Göl’ün mantılarına teslim ettik kendimizi.. Fena da olmadı..



Gece bir ara Eskişehir sokaklarında Punto Evo’nun Blue&Me sistemini konuşturduk.. Sesli komut sistemiyle bir takım işler yapmak mümkün, çok eğlenceli, tabi eğer call center tecrübeniz varsa ve bundan tuhaf bir zevk alıyorsanız. Bana henüz çok randımanlı gelmedi açıkçası, belki de ben kendi işimi kendim görmeyi seven geleneksel bir adamım.. Düşün, ben yani..



O gece Deniz Baykal de bizim masamızdaydı.. Fazla siyaset konuşmamaya çalıştık mümkün mertebe..

Aynı gece Up&Down’da Kuzguncuk’tan arkadaşım Onat,  grubu “People Like Us” ile sahneye çıkıyordu tesadüfen ve ben 12:30 gibi başlayacaklarını gözardı ederek bir an sanki onları dinleyebiliriz diye düşündüm.. Ama hemen geçti.. Tabi bunda sevgili Alper’in de büyük payı var sağolsun.. Onat’lar ilk parçalarına başlamadan biz Alper - Meltem çiftinin sıcak malikanelerinde mışıl mışıl uykuya dalmıştık bile..

GÜN 3



Sabah erkenden uyanmak gerekiyordu, zira Punto Evo’yu 12:30 gibi teslim edecektim ve gidilecek 330 kilometre yolum vardı. Önce Onat’ı da almalıydım; o da İstanbul’a dönüyordu, beraber dönmeyi teklif ettim.. Yoldaş olur, konuşacak biri olur, Blue&Me ile konuş nereye kadar.. Bi baktım ‘People Like Us’ grubu olduğu gibi Onat’ı uğurlamaya inmişler.. Dedim “vay canına, ne esaslı yiğit gençlermiş bunlar..”  ”iyi de neden uğurlamaya gitarları, zilleri ve valizleriyle inmişler ki? sanırım deli bunlar..”

Neyse, meğer onlar da İstanbul’a geliyorlarmış.. Doluştuk Punto Evo’ya.. 5 kişiyiz, gitarlar, valizler vs.. Diyorum bari o ‘bas’ı almayaydık, ağırdır şimdi o.. Yok, lazımmış, illa alalım. Peki, aldık.. Düştük yola.. Belli etmiyorum ama bi yandan da ağırlıktan fazla yakçak, tekrar benzin almak gerekecek diye Ezine Peyniri’ne benzer bi sızı içimde..

Yollar boştu; güzel.. Punto Evo’ya bakıyorum aşırı (!) yüke rağmen çekişten de düşmedi, anlık ortalama tüketim de öncekinden pek farklı değil. Ben tabi o andan itibaren bi rahatla, bi şakalar bi komiklikler.. Tuna Tan tesislerinde durduğumuzda da İsli Abaza ve Çerkez Peynirleri ile Bolçi aldıktan sonra peheey.. Artık ne almadan geçtiğim Ezine Peyniri, ne de yolculuğun bitiyor olması üzebilirdi beni..

Eskişehir’e en son gittiğimin üzerinden epey zaman geçmiş ve yolları epey değiştirmişler, güzelleştirmişler. Neredeyse otoban kalitesindeydi otobana kadar olan yol. (arada belirli kesimlerde inşaat halen devam etmekte, işaret ve işaretçilere uyulması.. )



Dönüş yolunun en anlamsız anı; bütün test sürüşü boyunca hep karşı yönde bulunan radarın bu sefer yol çalışması olan bozuk ve yokuş bir kesimde 40’la gidiyorken karşımıza çıkmasıydı.. Hız limiti is 30 idi.. Aferindi.. Neyse ki keyfimizi kaçıracak bir sürpriz yaşamadan çevirmeden geçebilmiştik..

OKUDUĞUMUZDAN NE ANLADIK?

İtiraf etmem gerekirse Punto Evo donanımı, kalitesi ve performansı ile beklentilerimin oldukça üstündeydi. Direksiyonu çevirdiğiniz tarafta yanıp ekstra aydınlatma sağlayan sis farları, tek basışla tam açılıp kapanan ön ve arka camlar, çift kontrollü klima (buna başka bişi deniyordu galiba), start&stop, kaliteli ses sistemi, Windows Media Center, Blue&me, arka park sensörü gibi özellikleri gerçekten keyifli bi otomobil yapıyor Punto Evo’yu.. Grande Punto’dan bu haliyle epey ötede olduğu aşikar..

Bu deneyim için Fiat Türkiye’ye ve Pure New Media’ya teşekkür ederim..




kazdağlarında keçi dialogları..



-gel lan gel, bak mandalina bu.. vitamin hep..
-ya valla bilmiyorum ki.. emin olamadım bi an..



-patron bak, senin yiğen bişi veriyor.. yiyim mi ha? rengi falan süper be patron, ha?
-ye olm ye.. vitamin diyorum..
-yiycem galiba be, bakmıyorlar zaten bu tarafa..



-olm yesene, ne kokluyon..
-abi alışmam lazım yani birden bööle, bilemedim..
-ye çabuk lan, dayım geliyo..
-harbi mi lan.. üf nasıl da koktu meret..


www.cakalini.com

Erwin Wurm’e geçerken uğramak..



bu kırmızı arabayı muhtemelen bi çoğunuz görmüşsünüzdür.. ilk gördüğümden beri içimi titretir.. ha, diğer işlerini görmek için naaptın derseniz, yapmadım bişi, basiretim bağlandı herhal :)



bu kırmızı şeyi ilk gördüğümün üzerinden yıllar geçmişti, ve istiklalde soğuk bir aralık akşamüstüsü yürürken aniden aksanatın önünde, içeri bi gözüm kaçtı.. saate baktım, galerinin kapanmasına dakikalar vardı.. tereddütsüz süzülüverdim.. bir kaç tual üzeri çalışma, bir kaç da kendi ayakları üzerinde (!) duran iş.. hepi topu 6 adettiler.. bu ikisinin fotosunu çekivermişim o hızla.. serginin bitmesine günler kaldığını bileydim hepsini çekerdim..



akabinde resepsiyonda duran, kapağı salatalıklı -evet, salatalık- albümünü farketmemle sayfalarını çevirmeye başlamam bir oldu.. heyecan vericiydi her bir iş.. ve ilk gözağrımı o albümde gördüm tekrar.. işte oradaydı, boğum boğum.. dedim bu adam o adam işte :)

bugün serginin detaylarını öğrenmek için aksanatın sayfalarında gezerken aldım acı haberi.. sergi bitmişti.. sizlerin bu sergiyi kaçırdığınıza mı üzüleyim, yoksa son dakikada şansa farkedip gezmiş olmama mı sevineyim?..
kusura bakmayın, sevinmeyi tercih ediyorum :)

neskuik tatili..

-neskuikin ingilizcesi ne?
-ney?
-neskuik ne demek ingilizce..
-neskuik ingilizce zaten..
-türkçe ne demek peki ingilizce?
-aynı şey işte.. neskuik…
-peki ingilizlerin neskuik diye bi tatilleri mi var?
-alla allaa noluyo yahu..

kapıdan içeri dalan adam elinde telefonla konuşurken bi yandan da içeri doğru çeviri ihtiyacı olduğunu belirtiyordu.. uzun uğraşlar sonucu “neskuik” tatilinin aslında “next week” tatili olduğu anlaşıldı.. karşı taraf ingiliterede haftaya tatill olduğunu anlatmaya çalışıyordu..